Kitap İnceleme: Yürümek
Henry David Thoreau Anlatıyor....
Merhaba!
Ağustos ayındaki düşünsel temamız “yürümek” üzerine okuma ve izlemeleriniz umarım keyifli geçiyordur. Planlamaya uygun olarak ayın bu üçüncü haftası, size Henry David Thoreau’nun kitabını özetleyen notlarımı iletmek isterim. 31 Ağustos Pazartesi Günü 21:00’de online buluşmamızı yaparak tüm bu metinleri tartışacağız. Hala üye değilseniz, aşağıdan kulübe dahil olabilirsiniz.
Felsefi Arka Plan
Henry David Thoreau ismini ilk kez Ölü Ozanlar Derneği filminde duymuştum. Orada geçen şu dizelerle:
“ormana gittim çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak için
ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmek için”
Filmi izleyen çoğu kişinin eminim ki tüylerini diken diken eden bir yerdi burası. Ben de filmden hemen sonra onun Walden adlı kitabını okudum ve bu kitap, Amerikan kurucu felsefesi diyebileceğimiz gelenekle tanışmam için bir dizi karşılaşmayı tetikleyen şey oldu.
Konuk yazarımız Thoreau, Ralph Waldo Emerson çevresinde gelişen Amerikan transandantalizminin önemli isimlerinden biri. Transandantalistler, çok kabaca söylemek gerekirse, insanın hakikate kurumlar ve gelenekler aracılığıyla ulaşmadığını düşünüyordu. Felsefe tarihinde çoğu zaman yabana atılmış bireysel deneyim, sezgi ve doğayla doğrudan temasın bir tür bilgi ve ahlak kaynağı olduğu iddiası vardı. (Bu konuyu gelecekte bir Youtube yayınında açmam gerekecek. Ama biraz yolu var.)
Buradaki “transandantalizm” kelimesi ilk bakışta biraz ürkütücü gelebilir, söylemesi dahi kolay değil, kabul ediyorum. Üstelik Kant’tan hatırladığımız transendental kavramıyla akraba olmakla birlikte Amerikan transandantalizmi, Kant’ın felsefesinin Amerika’daki bir devamı değildir.
Transandantalizm kavramı ile 1830’ların New England’ında ortaya çıkan daha gevşek bir düşünsel hareketten söz ediyoruz. Alman idealizmi okuyorlar, romantikleri okuyorlar, ellerine Doğu metinleri geçiyor; çoğu zaten Üniteryen çevreden geliyor. Ama hiçbirine tam yerleşmiyorlar. Emerson ise bu hareketin en belirleyici ismi.
Emerson, 1836’da yayımladığı Nature kitabının daha başında geçmiş kuşakların Tanrı ve doğayla doğrudan ilişki kurduklarını, bizim ise dünyaya onların gözlerinden baktığımızı söyler. Onun aradığı şey evrenle özgün bir ilişkidir. Yani söz konusu din olduğunda araya kimsenin girmediği bir karşılaşma bekler.
Özellikle şu satırlara bakarsak neden bahsettiğini çıkarsamak kolaylaşır:
“Neden geleneğe dayanan değil, kendi kavrayışımızdan doğan bir şiir ve felsefemiz; başkalarının dininin tarihini tekrarlamak yerine bize vahyedilen bir dinimiz olmasın?”
“Neden bize vahyedilen bir dinimiz olmasın?” İlk okuduğumda bu cümlenin beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin ediyorsunuzdur.
İlginç olan, Emerson’ın bu sözleri dışarıdan dine bakarak söyleyen biri olmamasıydı. Kendisi bir Üniteryen papazdı; papazlık ailesinde neredeyse bir meslek geleneğiydi. Emerson da bu hattı takip ederek Harvard’da ilahiyat eğitimi aldı ve 1829’da papazlığa başlamıştı.




