Ayın Kitaplarına Eşlik Edecek Öneriler
Temamız "Yürümek"
Merhaba!
Ağustos ayı okumalarınız umarım keyifli geçiyordur. Daha önce söylediğim gibi, bu ay konumuz tek bir kitap değil; bir tema: yürümek.
Bu bültende aylık programımıza uygun olarak, yürümek meselesini biraz genişleteceğini düşündüğüm metinler, filmler ve birkaç başka şey hazırladım. Unutmayın ayın online buluşması 31 Ağustos Pazartesi Saat 21:00’de ücretli üyelere özel olarak yapılacak. Üye olmak için aşağıdaki sekmeye tıklayabilirsiniz.
Sainte-terrer
Thoreau, Yürümek denemesinin daha ilk sayfalarında küçük bir kelime oyunu yapıyor. Saunter, diyor; yani aşağı yukarı “aylak aylak yürümek”. Ardından kelimenin Kutsal Topraklara giden kişi anlamındaki sainte-terrer ifadesinden geldiğini öne sürüyor.
Filologlar bu etimolojiyi pek ciddiye almıyor; muhtemelen Thoreau’nun uydurduğu ya da en azından işine geldiği biçimde sahiplendiği bir hikaye. Ama zaten benim ilgimi çeken de kelimenin gerçekten buradan gelip gelmediği değil. Thoreau’nun neden böyle bir köken hayal ettiği. Çünkü böyle yaptığında yürüyüşü egzersizin, sağlığın ya da boş zaman faaliyetinin yanından alıp hac pratiğinin yanına koyuyor.
Bir yere ulaşmak için değil, yürümek için yürümek. Böylelikle katledilecek mesafeler önemsizleşiyor ve dünyayı içinde bulunulacak bir yer olarak deneyimlemekten söz eder hale geliyoruz.
Thoreau bu konuda yalnız da değil. Kendisinden önce ve sonra aynı fikri farklı gerekçelerle savunan pek çok yürüyüşçü var. Örneğin Robert Louis Stevenson, 1876 tarihli Walking Tours yazısında yürüyüşü performansa çevirmeye karşı çıkıyor. Kaç kilometre yaptığını, ne kadar sürede vardığını hesaplayan insanın derdi artık yürümek değil, ölçmektir. Bu itiraz bugün bana daha da tanıdık geliyor. ‘Ölçmek’ diyerek eleştirdiği eylemin, bugün neye dönüştüğünü görse hayret ederdi… Tüm hayatımız artık ölçmek üzerine kurulu. Adım sayıyoruz. Rotayı optimize ediyoruz. Ne kadar kalori yaktığımızı görüyoruz. Haritalar bize en kısa yolu söylüyor. Bir yere giderken bile mümkün olduğunca hızlı varmak istiyoruz. Stevenson, gel bir de sen 2026’yı gör. :)
Sadece Bir Kurşun Kalem Almak İçin…
Buradan artık Virginia Woolf’a geçelim. Street Haunting: A London Adventure kısa bir metin ve bu ay için çok güzel bir yan okuma. Woolf, bir akşam bir kurşun kalem almak için Londra sokaklarına çıkıyor. Fakat tabii mesele kısa sürede kalem olmaktan çıkıyor. Sokaklarda dolaştıkça vitrinlere, yabancılara ve dolayısıyla başka hayat ihtimallerine bakmaya başlıyor. Evde sahip olduğumuz o nispeten sabit “ben” de dışarı çıktığımızda biraz gevşiyor. Yürümek burada bir açıdan benliğin geçici olarak çözülmesi gibi. Gros’da yürürken üzerimize yapışmış sosyal kimliklerden bir miktar kurtuluyoruz. Woolf’ta ise şehirde yürürken başkalarının dünyalarına karışıyoruz.
Ama burada tam da Kahramanın Sonsuz Yolculuğunu okurken tartıştığımız bir soru yeniden beliriyor: İyi de eylemin öznesi kim?
Kimlerin amaçsızca yürüme lüksü vardır? Flaneur neden çoğunlukla erkekti?
Flaneur, 19. yüzyıl modern şehrinin meşhur figürlerinden biri, sokaklarda amaçsızca dolaşan, kalabalığa karışan, insanları gözlemleyen, şehri seyreden kişi. Ama bu figürün görünürde çok evrensel duran özgürlüğü tarihsel olarak hiç de o kadar evrensel değil. Çünkü Flaneur sokakta bulunmak için bir gerekçeye ihtiyaç duymaz. Bir yere yetişmiyordur. Bir işi yoktur. Sadece dolaşabilir. Takdir edersiniz ki kadınların şehirde yalnız, amaçsız ve bakarak dolaşması tarih boyunca aynı ölçüde mümkün olmadı.
Bir başka deyişle, başıboşluk bile bazen bir ayrıcalıktır. Bugün Google Maps’i kapatıp İstanbul’da iki saat boyunca hiçbir yere yetişmeden yürüdüğünüzü düşünün. Bu deneyim bir erkek ve bir kadın için gerçekten aynı mıdır? Saat öğleden sonra iki ile gece bir arasında aynı mıdır? Beyoğlu’nda, Bağcılar’da, Londra’da ya da Delhi’de aynı mıdır?
Yürümek böyle bakıldığında bir anda romantik bir “yavaş yaşam” pratiği olmaktan çıkıp kamusal alanın siyasetine bağlanıyor. Ve tam burada bu ayın film önerilerinden bir başkasına geliyoruz.
Vagabond
Agnes Varda’nın 1985 yapımı Vagabond filmini bir ek olarak bırakmak istiyorum. Özgün Fransızca adı Sans toit ni loi. Yani kabaca çevirisi, “çatısız ve yasasız” demekmiş.
Sandrine Bonnaire’in canlandırdığı Mona, Fransa kırsalında başıboş dolaşan genç bir kadın. Film daha başlangıçta onun donmuş bedeninin bulunmasıyla açılıyor; ardından hayatının son dönemini, karşılaştığı insanların hatırladıkları üzerinden geriye doğru izliyoruz. Geçen hafta Into the Wild adlı filmi önermiştim. Bu yüzden Vagabond’u özellikle onun yanına koymak istiyorum. Çünkü o filmde Christopher McCandless’ın yerleşik hayatı reddedişi, kolaylıkla romantik bir özgürlük hikayesi olarak okunabiliyor. Varda ise benzer bir kopuş arzusunu genç bir kadının bedeni üzerinden soruyor. Mona’nın özgürlüğü aynı zamanda barınmadan, güvenlikten, toplumsal kabulden ve korunmadan vazgeçmek anlamına geliyor. Aynı başıboşluk herkes için aynı şeyi mi ifade eder? Ne dersiniz?
Walk With Me
Bir de bu ayın temasının neredeyse doğrudan içine yürüyen bir belgesel var: Marc J. Francis ve Max Pugh’un 2017 tarihli Walk With Me’si.
Filmde, Zen Budist öğretmen Thich Nhat Hanh’ın Fransa’daki Plum Village topluluğunda yaşayan rahip ve rahibelerin gündelik hayatını izliyoruz. Meditasyon, sessizlik, yemek, çalışma ve tabii ki yürümek… Buradaki yürüyüşün Thoreau’yla konuşan tarafını özellikle seviyorum. Çünkü yine bir yere varmak için yürümüyoruz. Fakat Thoreau’da yürümek dünyaya yeniden açılmanın bir yoluysa, Thich Nhat Hạnh’ın pratiğinde biraz daha radikal bir fikir var: Yürürken hiçbir yere gitmek zorunda değilsin. Zaten oradasın. (Kolaysa :))
Sri Lanka’da kaldığım sırada Budist bir manastır ziyaret etmiştim ve sohbet ettiğim rahipler bana yürüyüş meditasyonunu göstermişti. Aşağıdaki videoyu arşivimden buldum. Bu inanılmaz güzellikteki yolda sadece yürümeniz gerekiyor. Söylemesi kolay, yapması zor, hatta çok zor. Çünkü düşünceler peşinizi hiç bırakmıyor.
Hiçbir Şey Yapmak
Yürümeyi işe yararlılık fikrinden iyice uzaklaştıran başka bir iş de Francis Alys’den geliyor. 1997’de Mexico City sokaklarında büyük bir buz bloğunu saatlerce itiyor. Yürüyor, itiyor, yürüyor, itiyor. Buz küçülüyor. Küçülüyor. Ve sonunda tamamen eriyor. Ortada saatler süren bir emek var ama günün sonunda geriye hiçbir şey kalmıyor.
İşin adı da zaten: Sometimes Making Something Leads to Nothing. Yani “Bazen bir şey yapmak hiçbir şeye varır."
Alys bu işi Paradox of Praxis adlı bir dizi içinde yapıyor ve karşı cümle de var. O da şöyle, “Bazen hiçbir şey yapmamak bir şeye varır.” Yani ikiliyi birlikte okuduğumuzda şöyle bir sonuca varıyoruz:
Emek harcarsınız, geriye hiçbir şey kalmaz.
Hiçbir şey yapmazsınız, bir şey olur.
Bunu izlerken Stevenson’ı ve Thoreau’yu düşünmemek zor. Modern dünyada hareket ettiğimizde sürekli bir yere varmamız bekleniyor. Bir faaliyetin değerini çıktısıyla ölçüyoruz. Alys ise saatlerce yürüyor ve bütün emeğini kelimenin tam anlamıyla eritiyor.
Ve Bir Podcast…
Son olarak bu öneri benden değil, kulübün uzun süreli üyelerinden Didem Gürzap’tan geldi. Didem, Açık Radyo’da program partneriyle birlikte yedi yıl boyunca Kamusla Güreş adlı, sözcüklerin etimolojileri, anlamları ve çağrışımları üzerine bir program yapmış. Ve bana şöyle yazdı:
“Yürümek x Durmak sözcüklerini beş program boyunca ele almıştık. En çok geri bildirim aldığımız programlardan olmuştu. Anlatımımız, grubumuzda ele alacağımız kitapları ve daha pek çok kaynağı da içeriyor.”
E bunu nasıl kaçırabiliriz? Ben de sizinle paylaşıyorum.
1️⃣
2️⃣
3️⃣
4️⃣
5️⃣
Evet… söyleyeceklerim bunlar. Gelecek haftaki bültende ilk kitabımızı özetleyecceğim. Şimdilik umarım bu öneriler bir katkı sağlar.
Görüşmek üzere,
Dilara








Harika. Teşekkürler ✨️
Teşekkür ediyorum, gerçekten zihinimiz ve ruhumuz besleniyor yazılarınızla...